21 Mayıs 2007

Hacı Arif Karaduman

1900’lerin başında, tahmini 1908’de Mahmutoğlu Veysel ve karısı Yasime’den Arif dünyaya gelir Rize Liparit’te.

Dört kardeşi daha olmasına rağmen hepsinin küçük yaşta ölmesi ve abisi Sefer’in kaybolmasıyla annesinin de onun üzüntüsüyle ölmesiyle 4,5 yaşında öksüz kalır.

Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra babası genç bir kız olan Lazoğlu Fadime ile evlenir. Gelecek, bu evlilik sonrası oluşan akrabalık bağlarıyla şekillenmeye başlayacaktır.

1. Dünya Savaşı yılları.

Ruslar Rize’yi işgale çalışırken kaçabilenler batıya doğru göçe başlıyor. O zamanının deyimiyle muhacir çıkıyorlar.

5-6 yaşlarındaki dedem, üvey annesi (Lazoğlu Fadime), onun kızkardeşi (Ümmühan) ve kızı Keziban birlikte yola koyulurlar. Uzun bir yolculuktan sonra Sinop Ayancık’ta (İstifan) kalırlar. Oradaki derede bütün gün suların içinde oynayan çocuklar hayatından memnundur. Yıllar sonra torunlarından Yasime oğlu Recep, onun çocukluğunda oynadığı yerde hakim olarak görev yapacaktır.

Bir süre daha orada kaldıktan sonra, İstanbul’da olduğu haberini aldıkları dedemin babası Veysel’in yanına gitmek üzere ayrılırlar. Çocukluğunun kalanının geçeceği Fatih Molla Aşkı mahallesine gelirler. Ordan sonra bi daha hiç çocuk olamaz.

Keziban ve annesi Ümmühan da bir süre sonra onların izini bulan babaları Salih’le birlikte İnebolu’ya geçip bir kaç yıl orada yaşarlar. Ama sonunda memleketlerine dönüp, yaşamlarına kaldıkları yerden devam etmeye karar verirler.

Dedem 9 yaşlarına geldiğinde babası hastalanarak ölür. İstanbul’daki ahbaplar, dostlar bu kendi halinde akıllı, uslu yetime kol kanat germeye çalışır. Balat’ta Kahveci Saffet olarak bilinen Saffet’in babası Şevki Kaptan kendi oğlu gibi ilgilenir onunla. Yıllar geçse de o günlerin vefa ve dostluğu sürmeye devam eder.

Kahveci Saffet ve Dedem-oturan-
Hem öksüz hem de yetim kalan dedem küçük yaşta gemilerde çalışmaya başlar. İlk işi güvertedeki balıkları deniz kuşlarından korumak, kuşları kovalamaktır. Hayatının büyük bir kısmında ekmeğini kazanacağı mekanı artık denizler olmuştur.

Elde yok avuçta yok, bir başına hayata tutunmaya çalışır. Dürüstlüğü, çalışkanlığı, iyi huyluluğu, işinde titizliğiyle herkesin sevdiği küçük bir adam, genç bir delikanlı. Evlilikse çok uzak.

Keziban artık büyümüş genç kız olmuştur. Güzelliğiyle isteyeni çoktur. Ama ailesinin tek kızı, tek çocuğudur. Annesi Ümmühan ellere vermektense, kız kardeşinin üveyoğlu Arif’i damat olarak seçer. Evlenecek hal yoktur dedemde ama gel gör ki nişanlıdır. Kına gecesinde Keziban’ın söylediği atma türkü herşeyi özetlemektedir.

“Bakmayın mostrasına
Ekmek yok sofrasına
Bir kot mısır bulunmaz
Bütün akrabasına”

Akrabası Kedi Kaptan (Kedir Kaptan olabilir) bu sözler üzerine fazla uzatmadan düğünlerini yapar. Emanet yorgan, emanet pantolonla gelin güvey olurlar 1930’larda.

Hayırlı olsa gerek bu evlilik; ilk bebek Yasime kısmetiyle gelir dünyaya. Emanet yorgan yerini atlas yorgana bırakır. İki beşi bir yerde ve birikmiş para bile yaparlar.

Yasime Teyzem,ailesi ve anneannem
2 sene sonra anneannem bu kez de Hacer’e hamiledir. Dedem ailesini rahat ettirebilmek içinetraftan gelen ortak olalım tekliflerine iyi niyetle bakıp, ne var ne yok koyup ortaya bir gemiye ortak olur. Ne yazık ki iyiliğin karşılığı her zaman iyilik olmadığından, canını zor kurtararak herşeyini o gemide bırakıp bir kez daha sıfırdan başlamak zorunda kalır hayata. Başkalarının gemilerinde, gurbette çalışmaya devam eder.

Hacer Teyzem ve ailesi
Hacer’den iki sene sonra da Salih dünyaya gelir. Anneannem’in babası Salih Dede’nin adı verilen bebek başka kıymetlidir. “Dünya malıdır”. İşte o günlerde dedemler Liparit’te; anneannemin ailesinin Aspet’te olması torunları görmeyi zorlaştırdığı için hep birlikte Aspet’te yaşama kararı verilir.

Salih Dayım ve ailesi
Artık bu kalabalık ailede; Salih dede “Babaka”, Ümmühan nine “Anaka”; Dedem “Abi” ; Anneannem “Abla” diye billinecektir. Dilleri dönmez çocukların “Aga ve Aba” olarak kalır onların isimleri.

1938’de Mehmet dünyaya gelir. Aile kalabalıklaşmakta, dedem gemilerde hayat devam etmektedir. Erzurum’da 3 yıl sürecek askerlik çağrısı gelir bu kez de.

Mehmet Dayım ve eşi
Kışlaya anneannemden ulaşan mektupta bir mesaj vardır.

“Duman*, uzun yoldan bir yolcu gelecek bana. Ya senin baban olacak, ya benim anam”.

* Soyadları önce Duman’mış sonra Karaduman olmuş

Çözemez mesajı; ta ki 1942’de Veysel’in doğduğu haberini taşıyan mektup gelene kadar. Hiç izin kullanmadan yaptığı askerliğinde yine dürüstlüğü ve mertliğiyle komutanlarının sevdiği bir asker olur. Bundan sonra hayatını kazanacağı mesleği şoförlüğü de burada öğrenir.

Veysel Dayım, yengem ve ilk çocukları Aynur ablam
Döndüğünde Veysel 2,5 yaşında olmuştur. Hayat yine gemilerde gurbette geçmeye devam eder. Seferberlik emriyle bu kez de Diyarbakır’da askerlik yolu görünür. Ümmühan 40 günlüktür.


Ummuhan teyzem, çocukları,Hacıannem ve Hacıbabam
Ümmühan ilk okula başladığında Yeter dünyaya gelir. Bir sene sonra da son çocukları Havva’yla bebek defterini kapatırlar.

Annem, dedem ve Havva Teyzem
Son askerlik dönüşünde artık ayaklarım karada olsun deyip, şoförlük yapmaya karar verir. Kedi Kaptan bir kez daha yardım elini uzatıp otobüs almak için ihtiyacı olan parayı verir ve ilk Bedford otobüsünü alır. Çalıştıkça borcunu keser, eline geçtikçe bana gönderirsin der. Ancak bir de öğüdü vardır. “Gönderdiğin her paranın makbuzunu sakla, günlerin neler getireceği belli olmaz” Haklı da çıkar. Kedi Kaptan ölünce karısı otobüsü satmaya kalkar ancak ortaya çıkan ödeme makbuzları arabanın sahibinin çoktan Arif Karaduman olduğunu gösterir. Belki de o öğüt olmasaydı, bir kez daha başladığı yere dönüp sıfırdan başlayacaktı.

Geceyi gündüze katıp uzak yakın demeden yolcu taşımaya başlar.

“Elini kaldıranın parası vardır, kaldırmayanın yoktur” deyip yolunda yürüyen herkesi paralı parasız evine işini ulaştırır. Seveni, dostu, yardımını gören çoktur. Evlatlarımın ayağı karada olsun diye onları da şöförlüğe yetiştirir. İşler iyi gider başka otobüsler alınır. Rize’deki ilk Renault otobüs Veysel’e alınır. Rize-Ankara-Samsun-İstanbul seferleri başlar. Daha sonra Renault’la Bedford satılıp Magirus alınır. Rize’deki ikinci Magirus’tur.

Magirus'un önünde Hacıbabm ve Veysel Dayım (Otobüsün üzerinde -Karaduman- yazıyor
Bu arada çocuklar büyümekte, evlenmekte, torunlar dünyaya gelmekte aile kalabalıklaşmaktadır.

1967 yılı 1 Mayıs’ında her zamanki gibi Rize Merkez’inden yolcusunu toplayarak Aspet’e oradan da gideceği uzun yol seferi başlar. Aspet’e gelmeden yeni yapılan yolun çökmesi sonucu otobüs takla atarak yan yatar. Otobüsün altına sıkışan bir çocuğu da kurtarıp ayağıyla hastane kapısından içeri giren dedem beyin kanaması geçirerek komaya girer. Günlerce bilinçsizce ölen sevdikleriyle konuşur.

“Rahat bırakın beni gelemem. Anne çok yorgunum gelemem. Baba gelemem.”

Doktorlar bilinçaltında kazada ölen olduğu endişesiyle uyanmak istemediğini düşünüp, sürekli yanında herkesin kurtulduğunun söylenmesini isterler. Gerçekten bir kaç gün sonra da kendine gelir.

Kazadan sonra hastanede
O kazadan sonra artık emekliye ayrılıp, arabaları oğullarına bırakmış köşesine çekilmiştir.

70’lerde ailenin bazı üyeleri çoktan İstanbul’a yerleşmiştir. Onlar da İstanbul’da bir ev almaya karar verirler.

1972’de Fener’de Kırmızı Kilise’nin karşısında Haliç sırtlarında Sancaktar Yokuşu 37 numaralı dört katlı bahçe içindeki evi alırlar. Rize'den getirilen, evin bahçesi ve duvarlarını saran asmalarla "Asmalı ev" oluverir artık.


Kasım 1976’da hacca giderek kutsal görevlerini yerine getirip Hacı Arif Karaduman ve Hacı Keziban Karaduman olurlar. Torunları için de Hacıbaba ve Hacıanne.

Yasime Teyzem; Hacıbabam, Hacıannem, Ümmühan Teyzem, Fatma Yengem
1977 Şubat’ın da ailenin son kız torunu ben; 1982’de son erkek torunu Anıl dünyaya gelir.

Yılların mücadelesine artık yenik düşmeye başlayan vücut fireler vermeye başlar. Damar tıkanıklığı, gözlerinin görmemeye başlaması ve diğer sorunlar.

Son fotoğraflarından biri

21 Mayıs 1989’da İstanbul’da veda etti bize, Rize’de doğduğu yerde olmak istediği için de oraya götürüldü. Hacıannem ise 28 Nisan 1991’de ondan 2 sene sonra İstanbul’da bitirdiği yolculuğu onun yanında Rize’de noktalandı.

2 yorum:

Asortik Krep dedi ki...

Çok güzeldi..Eline sağlık..
Bir solukta okudum.

Allah rahmet eylesin.

Adsız dedi ki...

Ellerine, yüreğine sağlık...Bilmediklerimizi ortaya çıkardığın,okuttuğun için; yaşadığımız ama unuttuğumuz şeyleri hatırlattığın için; ama en çok da hacıbabama olan sevgimizin yüreğimizin derinliklerinde nasıl da taptaze kaldığını gösterdiğin için...
Elleri bile gözümün önüne geldi bir anda hacıbabamın, hareketleri şekillendi gözümün önünde. El şaklatması, tekerlemeleri,gülmesi, kaşlarının arasındaki beni,cüzdanını açıp da içinden bir şey alması,saatini çıkarıp da bakması. O kaynana şekerlerinin ağızdaki sesi,kokusu; hacıbabamın cüzdanının kokusu bir anda içimi doldurdu.
Hepsini o kadar canlı hissettim ki şu an...İnanılmaz bir şey bu.Sevgiyle yaşanan hiç bir şey,hiç bir an aradan yıllar geçse de unutulmuyor demek ki...Keşke bir mucize olsa da,hacıbabam bir gelse,bir sarılsam isteği kuşattı beni dört bir yandan. Ne kadar özlemişim hacıbabamı...
Şunu anlıyorum ki;biz gerçekten de çok şanslıymışız. Hacıbabamla ne kadar da çok anımız var.Acaba kendi çocuklarımız dedeleriyle bu kadar vakit geçirebilecekler mi? Umarım, bizim hacıbabama hissettiğimiz duyguları onlar da dedelerine karşı hissedebilirler.
Ve umarım,bizim hacıbabamızı sevdiğimiz kadar torunlarımız da bizi severler...
Sevgiyle kal...