28 Aralık 2014

Yillar Oncesinden Yeni

Yillar oncesinden ama benim ilk defa gordugum dedeme ait bu fotograf...


Dedem ve yaninda oturan Haci Sevki Hantal...

Dedem her cuma ziyarete gidermis onu...

Dedemden hatira kalanlarin arasinda fildisi taragin sahibi olan kisi...

Siyah kepli olan...

21 Mayıs 2008

Geçen Zaman

Geçen sene bu zamanlarda hummalı bir çalışmayla dedemin hayatını kaleme alıyordum. Bir yıl geçti aradan.

Geçen zamanda pek çok kişi dedem için yazdıklarımı okudu, hissettiklerini benimle yada başkalarıyla paylaştı. Kuzenlerimle telefonda karşılıklı dakikalarca ağladığımız oldu. Onu ne kadar çok özlediğimizi, ne kadar sevdiğimizi hatırlayıp.

Yorumlar hep mutlu etti beni. Dedemi herkesin ne kadar çok özlediğini ve sevdiğini duymak, güzel bir şey yaptığım için takdir edilmek mutlu etti beni.

Dedemi tanımayan dedemin torununun çocukları (kuzenlerimin çocukları) dedemizi tanıma fırsatı buldu. Rize'ye gittiğimizde dedemi eskiden tanıyan insanları da sitemden haberdar etme fırsatı buldum. Onlar da Arif dayılarını yıllar sonra yeniden yad ettiler, kendi anılarını tazelediler. Hatta dedemle olan resimlerinden bahsettiler. Onların da peşine düşecektim aslında ama günlük telaşlarda unuttuğumu itiraf ediyorum. Geçen haftalarda aklıma geldi, 1 yıl oluyor yayınlayalı ama bitmez ki hatıralar. Araştırmaya devam etsem bir yerlerden bir şeyler bir resimler yine çıkar, sürekli eklerim.

Geçen zamanda Rize'ye gittiğimde dedemin Liparit'teki evini gördüm. Çatısı çökmüş, yıkık.



Anneannemle ikisinin yan yana mezarlarının fotoğrafını çektim.

Orada anladım ki; mezar taşları orada yatanın kim olduğu çok bir şey ifade etmiyor aslında. Bu sayfaları hazırlarken hissetiklerimi, dedemle paylaştığımı düşündüğüm iletişimi orda hissetmedim.

Ama yine de bundan sonra daha çok araştırıp yeni şeyler bulmaya çalışacağım

21 Mayıs 2007

Giriş

Hesaplamalarıma göre doğum yılı 1908.

1. Dünya savaşı yıllarında bir çocuk. Babası öldüğü için çocukluğunda çalışmaya başlamış. Mahmutoğlu olarak biliniyor soyadı olmadığı zamanlarda. Gemilerde çalışırken yüzüne bulaşan kara soyadı olmuş zamanla Veysel oğlu Arif Karaduman'ın.



Yine kendisi gibi ailenin tek kızı olan Salih kızı Keziban Karaman’la evlenip, yalnızlıklarına inat 8 çocuk dünyaya getirdiler.


Dürüstlük, çalışkanlık ve yardımseverlikle sürdürdüğü hayatında hep evlatları, sevdikleri için çalıştı durdu. Belki geride çok fazla maddi şeyler bırakmadı ama bugün bazılarımız Karaduman soyadını taşımasak bile hepimize, "Arif Karaduman’ın torunuyum" kelimesini gururla söyleyebileceğimiz bir hatıra bıraktı.

1989 21 Mayıs’ında hep dua ettiği gibi “3 gün yatak 4. gün toprak”la buluştu.

Allah rahmet eylesin.

Benim kısa özetimden sonra; işte sevgili dedem, dedemiz Hacı Arif Karaduman’ın hayatı.

Hacı Arif Karaduman

Hacı Arif Karaduman

1900’lerin başında, tahmini 1908’de Mahmutoğlu Veysel ve karısı Yasime’den Arif dünyaya gelir Rize Liparit’te.

Dört kardeşi daha olmasına rağmen hepsinin küçük yaşta ölmesi ve abisi Sefer’in kaybolmasıyla annesinin de onun üzüntüsüyle ölmesiyle 4,5 yaşında öksüz kalır.

Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra babası genç bir kız olan Lazoğlu Fadime ile evlenir. Gelecek, bu evlilik sonrası oluşan akrabalık bağlarıyla şekillenmeye başlayacaktır.

1. Dünya Savaşı yılları.

Ruslar Rize’yi işgale çalışırken kaçabilenler batıya doğru göçe başlıyor. O zamanının deyimiyle muhacir çıkıyorlar.

5-6 yaşlarındaki dedem, üvey annesi (Lazoğlu Fadime), onun kızkardeşi (Ümmühan) ve kızı Keziban birlikte yola koyulurlar. Uzun bir yolculuktan sonra Sinop Ayancık’ta (İstifan) kalırlar. Oradaki derede bütün gün suların içinde oynayan çocuklar hayatından memnundur. Yıllar sonra torunlarından Yasime oğlu Recep, onun çocukluğunda oynadığı yerde hakim olarak görev yapacaktır.

Bir süre daha orada kaldıktan sonra, İstanbul’da olduğu haberini aldıkları dedemin babası Veysel’in yanına gitmek üzere ayrılırlar. Çocukluğunun kalanının geçeceği Fatih Molla Aşkı mahallesine gelirler. Ordan sonra bi daha hiç çocuk olamaz.

Keziban ve annesi Ümmühan da bir süre sonra onların izini bulan babaları Salih’le birlikte İnebolu’ya geçip bir kaç yıl orada yaşarlar. Ama sonunda memleketlerine dönüp, yaşamlarına kaldıkları yerden devam etmeye karar verirler.

Dedem 9 yaşlarına geldiğinde babası hastalanarak ölür. İstanbul’daki ahbaplar, dostlar bu kendi halinde akıllı, uslu yetime kol kanat germeye çalışır. Balat’ta Kahveci Saffet olarak bilinen Saffet’in babası Şevki Kaptan kendi oğlu gibi ilgilenir onunla. Yıllar geçse de o günlerin vefa ve dostluğu sürmeye devam eder.

Kahveci Saffet ve Dedem-oturan-
Hem öksüz hem de yetim kalan dedem küçük yaşta gemilerde çalışmaya başlar. İlk işi güvertedeki balıkları deniz kuşlarından korumak, kuşları kovalamaktır. Hayatının büyük bir kısmında ekmeğini kazanacağı mekanı artık denizler olmuştur.

Elde yok avuçta yok, bir başına hayata tutunmaya çalışır. Dürüstlüğü, çalışkanlığı, iyi huyluluğu, işinde titizliğiyle herkesin sevdiği küçük bir adam, genç bir delikanlı. Evlilikse çok uzak.

Keziban artık büyümüş genç kız olmuştur. Güzelliğiyle isteyeni çoktur. Ama ailesinin tek kızı, tek çocuğudur. Annesi Ümmühan ellere vermektense, kız kardeşinin üveyoğlu Arif’i damat olarak seçer. Evlenecek hal yoktur dedemde ama gel gör ki nişanlıdır. Kına gecesinde Keziban’ın söylediği atma türkü herşeyi özetlemektedir.

“Bakmayın mostrasına
Ekmek yok sofrasına
Bir kot mısır bulunmaz
Bütün akrabasına”

Akrabası Kedi Kaptan (Kedir Kaptan olabilir) bu sözler üzerine fazla uzatmadan düğünlerini yapar. Emanet yorgan, emanet pantolonla gelin güvey olurlar 1930’larda.

Hayırlı olsa gerek bu evlilik; ilk bebek Yasime kısmetiyle gelir dünyaya. Emanet yorgan yerini atlas yorgana bırakır. İki beşi bir yerde ve birikmiş para bile yaparlar.

Yasime Teyzem,ailesi ve anneannem
2 sene sonra anneannem bu kez de Hacer’e hamiledir. Dedem ailesini rahat ettirebilmek içinetraftan gelen ortak olalım tekliflerine iyi niyetle bakıp, ne var ne yok koyup ortaya bir gemiye ortak olur. Ne yazık ki iyiliğin karşılığı her zaman iyilik olmadığından, canını zor kurtararak herşeyini o gemide bırakıp bir kez daha sıfırdan başlamak zorunda kalır hayata. Başkalarının gemilerinde, gurbette çalışmaya devam eder.

Hacer Teyzem ve ailesi
Hacer’den iki sene sonra da Salih dünyaya gelir. Anneannem’in babası Salih Dede’nin adı verilen bebek başka kıymetlidir. “Dünya malıdır”. İşte o günlerde dedemler Liparit’te; anneannemin ailesinin Aspet’te olması torunları görmeyi zorlaştırdığı için hep birlikte Aspet’te yaşama kararı verilir.

Salih Dayım ve ailesi
Artık bu kalabalık ailede; Salih dede “Babaka”, Ümmühan nine “Anaka”; Dedem “Abi” ; Anneannem “Abla” diye billinecektir. Dilleri dönmez çocukların “Aga ve Aba” olarak kalır onların isimleri.

1938’de Mehmet dünyaya gelir. Aile kalabalıklaşmakta, dedem gemilerde hayat devam etmektedir. Erzurum’da 3 yıl sürecek askerlik çağrısı gelir bu kez de.

Mehmet Dayım ve eşi
Kışlaya anneannemden ulaşan mektupta bir mesaj vardır.

“Duman*, uzun yoldan bir yolcu gelecek bana. Ya senin baban olacak, ya benim anam”.

* Soyadları önce Duman’mış sonra Karaduman olmuş

Çözemez mesajı; ta ki 1942’de Veysel’in doğduğu haberini taşıyan mektup gelene kadar. Hiç izin kullanmadan yaptığı askerliğinde yine dürüstlüğü ve mertliğiyle komutanlarının sevdiği bir asker olur. Bundan sonra hayatını kazanacağı mesleği şoförlüğü de burada öğrenir.

Veysel Dayım, yengem ve ilk çocukları Aynur ablam
Döndüğünde Veysel 2,5 yaşında olmuştur. Hayat yine gemilerde gurbette geçmeye devam eder. Seferberlik emriyle bu kez de Diyarbakır’da askerlik yolu görünür. Ümmühan 40 günlüktür.


Ummuhan teyzem, çocukları,Hacıannem ve Hacıbabam
Ümmühan ilk okula başladığında Yeter dünyaya gelir. Bir sene sonra da son çocukları Havva’yla bebek defterini kapatırlar.

Annem, dedem ve Havva Teyzem
Son askerlik dönüşünde artık ayaklarım karada olsun deyip, şoförlük yapmaya karar verir. Kedi Kaptan bir kez daha yardım elini uzatıp otobüs almak için ihtiyacı olan parayı verir ve ilk Bedford otobüsünü alır. Çalıştıkça borcunu keser, eline geçtikçe bana gönderirsin der. Ancak bir de öğüdü vardır. “Gönderdiğin her paranın makbuzunu sakla, günlerin neler getireceği belli olmaz” Haklı da çıkar. Kedi Kaptan ölünce karısı otobüsü satmaya kalkar ancak ortaya çıkan ödeme makbuzları arabanın sahibinin çoktan Arif Karaduman olduğunu gösterir. Belki de o öğüt olmasaydı, bir kez daha başladığı yere dönüp sıfırdan başlayacaktı.

Geceyi gündüze katıp uzak yakın demeden yolcu taşımaya başlar.

“Elini kaldıranın parası vardır, kaldırmayanın yoktur” deyip yolunda yürüyen herkesi paralı parasız evine işini ulaştırır. Seveni, dostu, yardımını gören çoktur. Evlatlarımın ayağı karada olsun diye onları da şöförlüğe yetiştirir. İşler iyi gider başka otobüsler alınır. Rize’deki ilk Renault otobüs Veysel’e alınır. Rize-Ankara-Samsun-İstanbul seferleri başlar. Daha sonra Renault’la Bedford satılıp Magirus alınır. Rize’deki ikinci Magirus’tur.

Magirus'un önünde Hacıbabm ve Veysel Dayım (Otobüsün üzerinde -Karaduman- yazıyor
Bu arada çocuklar büyümekte, evlenmekte, torunlar dünyaya gelmekte aile kalabalıklaşmaktadır.

1967 yılı 1 Mayıs’ında her zamanki gibi Rize Merkez’inden yolcusunu toplayarak Aspet’e oradan da gideceği uzun yol seferi başlar. Aspet’e gelmeden yeni yapılan yolun çökmesi sonucu otobüs takla atarak yan yatar. Otobüsün altına sıkışan bir çocuğu da kurtarıp ayağıyla hastane kapısından içeri giren dedem beyin kanaması geçirerek komaya girer. Günlerce bilinçsizce ölen sevdikleriyle konuşur.

“Rahat bırakın beni gelemem. Anne çok yorgunum gelemem. Baba gelemem.”

Doktorlar bilinçaltında kazada ölen olduğu endişesiyle uyanmak istemediğini düşünüp, sürekli yanında herkesin kurtulduğunun söylenmesini isterler. Gerçekten bir kaç gün sonra da kendine gelir.

Kazadan sonra hastanede
O kazadan sonra artık emekliye ayrılıp, arabaları oğullarına bırakmış köşesine çekilmiştir.

70’lerde ailenin bazı üyeleri çoktan İstanbul’a yerleşmiştir. Onlar da İstanbul’da bir ev almaya karar verirler.

1972’de Fener’de Kırmızı Kilise’nin karşısında Haliç sırtlarında Sancaktar Yokuşu 37 numaralı dört katlı bahçe içindeki evi alırlar. Rize'den getirilen, evin bahçesi ve duvarlarını saran asmalarla "Asmalı ev" oluverir artık.


Kasım 1976’da hacca giderek kutsal görevlerini yerine getirip Hacı Arif Karaduman ve Hacı Keziban Karaduman olurlar. Torunları için de Hacıbaba ve Hacıanne.

Yasime Teyzem; Hacıbabam, Hacıannem, Ümmühan Teyzem, Fatma Yengem
1977 Şubat’ın da ailenin son kız torunu ben; 1982’de son erkek torunu Anıl dünyaya gelir.

Yılların mücadelesine artık yenik düşmeye başlayan vücut fireler vermeye başlar. Damar tıkanıklığı, gözlerinin görmemeye başlaması ve diğer sorunlar.

Son fotoğraflarından biri

21 Mayıs 1989’da İstanbul’da veda etti bize, Rize’de doğduğu yerde olmak istediği için de oraya götürüldü. Hacıannem ise 28 Nisan 1991’de ondan 2 sene sonra İstanbul’da bitirdiği yolculuğu onun yanında Rize’de noktalandı.

Soyağacı

Büyük halini görmek için tıklayın

Fotoğraf Albümü

Resmin arkasında el yazısıyla yazılmış çok okunaklı olmayan tarihten 18 Ocak 1924 olduğunu tahmin ediyorum.

En eski resimlerinden biri

Annem ve teyzem dedemle



5 Kasım 1961 Rize (Foto Zaman)


Ayla Ablam, Hacıannem, Hacıbabam ve annem




Ayla Ablam, Arif Abim ve Hacıannem

Hacıannemin annesi ve babası. (Çakmakçı Salih Usta ve Ümmühan Hanım)



Dayılarım Karaduman otobüslerinin önünde

Salih, Mehmet,Veysel Dayılarım ve Karaduman otobüsleri

Eylül 1967'de Şaban Abim'in sünnetinde Rize'de

13/09/1967 Rize 1971 Aralık'ın da İstanbul'da Ümmühan Teyzemler

2 Aralık 1971 Balat Hacı Keziban ve Arif Karaduman



Dedem geçirdiği bir kaza sonrasında Rize'de dinlenme döneminde. Aynur Ablam ve Havva Teyzem'le.

Torunları tarafından neden bu kadar çok sevildiği sanırım bu resimde çok net görülüyor.

Neşesini hiç bir koşulda kaybetmezdi Hasta olduğu dönemlerin birinde Kartal'da Mehmet dayımın evinde


Ablam, Aynur ablam, dedem ve ben bizim evde. Sanırım 1985

Rize'de evden çıkıp Yalı'ya doğru Aynur Ablam'la yürürken

Hatıra Kalanlar

Dedemin kendi el yazısıyla yazdığı not. (Bizde duruyor)

"Bedford arabamdan kalma paralar emektar arabamdan Tarih 1970 Arif Karaduman"



Emektardan Hatıra Paralar



Cüzdanında duran, başına bir şey gelirse evine haber versinler diye kendi el yazısı ile yazdığı adres kartı. (Aynur Ablam'da)



Cüzdanındaki Adres Kartı

Cüzdanından çıkan son paralardan biri öldüğü günün tarihi atılmış üzerine 21.5.1989 (Aynur Ablam'da)

Son Para
Köstekli saati (Ayşen Ablam'da)

Köstekli Saati (Ayşen Kotan)
Köstekli Saati ve Dış Kabı (Ayşen Kotan) Cebinde taşıdığı içinde küçük notları olan defter ve tarağı (Ayşen Ablam'da)
-kokusu kalmış sayfaların arasında-

Rize seyahatim sırasında öğrendim ki bu fildişi tarak dedemin ahbabı Hacı Şevki Hantal'ınmış. Hastalığı döneminde her haftasonu aksatmadan dedem onu ziyarete gidermiş. Hiç kimseyi hatırlamayan Hacı Şevki, bir tek dedemi ve kızını hatırlıyormuş. Ölümünden sonra oğulları bu tarağı dedeme vermiş.

Cebinde taşıdığı tarak ve defteri

Yonca

23 Mart 2007 sabahı gördüğüm bir internet sitesi dedem için böyle bir çalışma fikrinin doğmasına neden oldu. Araştırdıkça, konuştukça, resimlere baktıkça dedemi daha çok yaşamaya hissetmeye başladım.

Önceden bana sadece siyah beyaz resimden fazla bir şey ifade etmeyen karelerin içine girip orada yaşamaya başladım. O karenin görünmeyen bir silueti oldum. Gördüm ki zamanda yolculuk çok da zor değilmiş.

Dedem zaman zaman çocuklarında kaldığı için ben ve pek çok kuzenimin onunla hatırası vardır. Kuzenlerimden yazılar geldikçe onları da burada okuyacaksınız.

Her çocuk gibi şekeri çok severdim. Hacıbabamın cebinde de sürekli kaynana şekeri olduğundan annemden gizli ondan isterdim. İyi duymadığı için kulağına fısıldayabilmek için koltuğun kenarına çıkar, kapılara tırmanırdım. Ama her seferinde duymadığı için biraz daha yüksek sesle söyler ve anneme yakalanırdık.

Yan yana evlerde oturduğumuz için sıklıkla bize gelirdi. Bir şeyler okumak için bizde bıraktığı siyah kalın çerçeveli, bir camı çatlak, kırık sapı yerine ip bağlanmış eski gözlüğünü takmayı çok severdim. Çünkü onunla yere baktığımda düz yeri yokuş gibi görür ve yürümeye çalışırdım. Rivayet odur ki o gözlüğü takmaktan gözlerimi bozmuşum.

Hayatta hiç bir şeyden şikayet ettiğini, beğenmediğini görmedim. Makarnayı şekerle yemesini, çayı kaşık kaşık içmesini, her Milli Piyango çekilişinde mutlaka bileti olmasını, takvim yapraklarını büyük bir ciddiyetle okumasını, günü gelmemiş takvim yapraklarını açıp resimlerine bakıp yaprakların arasını kabartılmasından hoşlanmamasına, cebinden eksik olmayan kaynana şekerlerini, ellerini ovuşturup kuvvetle şaklatmasını, üzgünse of çekmesini, keyifliyse neşeli tekerlemeler söylemesini unutmadım.

Ve onu çok özledim.

En sevdiğim resmi. Gözlerindeki bakış annemin bakışlarıyla aynı

Ayten

Ellerine, yüreğine sağlık...Bilmediklerimizi ortaya çıkardığın,okuttuğun için; yaşadığımız ama unuttuğumuz şeyleri hatırlattığın için; ama en çok da hacıbabama olan sevgimizin yüreğimizin derinliklerinde nasıl da taptaze kaldığını gösterdiğin için...

Elleri bile gözümün önüne geldi bir anda hacıbabamın, hareketleri şekillendi gözümün önünde. El şaklatması, tekerlemeleri,gülmesi, kaşlarının arasındaki beni,cüzdanını açıp da içinden bir şey alması,saatini çıkarıp da bakması. O kaynana şekerlerinin ağızdaki sesi,kokusu; hacıbabamın cüzdanının kokusu bir anda içimi doldurdu.

Hepsini o kadar canlı hissettim ki şu an...İnanılmaz bir şey bu.Sevgiyle yaşanan hiç bir şey,hiç bir an aradan yıllar geçse de unutulmuyor demek ki...Keşke bir mucize olsa da,hacıbabam bir gelse,bir sarılsam isteği kuşattı beni dört bir yandan. Ne kadar özlemişim hacıbabamı...Şunu anlıyorum ki;biz gerçekten de çok şanslıymışız. Hacıbabamla ne kadar da çok anımız var.Acaba kendi çocuklarımız dedeleriyle bu kadar vakit geçirebilecekler mi? Umarım, bizim hacıbabama hissettiğimiz duyguları onlar da dedelerine karşı hissedebilirler.

Ve umarım,bizim hacıbabamızı sevdiğimiz kadar torunlarımız da bizi severler...Sevgiyle kal...

Aynur

Hacıbabama...

Yonca’nın Hacıbabam’la ilgili bir site hazırladığını öğrendiğimde içimde tarifsiz bir heyecan ve sevinç uyanmıştı.

Site açıldıktan sonraki her girişimde gözlerimin nemlenmesini önleyemiyorum. Biz Hacıbabamı ne çok özlemişiz. Ne mutlu bize, Hacı Arif KARADUMAN’ın torunlarıyız.

Bazen Rize’li orta yaşlı-yaşlı insanlarla iş ortamında karşılaştığım oluyor. Muhabbet dönüp dolaşıp Hacıbabama geldiğinde herkesin Hacıbabam’la ilgili bir anısını, Hacıbabamın yaptığı iyilikleri dinlemek nasıl gurur veriyor...

Dedeler mutlaka hep özeldir. Ama bizim Hacıbabamız bambaşkaydı, kendine has güzel kokulu, hep gülümseyen güzel gözlü Hacıbabam, düzgün taralı sakalını okşamayı nasıl severdik.

Ne çok şey var Hacıbabam’la ilgili hatırlanan ama yazmaya eldiğinde sıralamak ve duyguları kağıda dökmek zor.

Hacıbabam ve Hacıannem yılın belli bir kısmını genelde yazları İyidere’de bizde geçirirlerdi. Ne güzel geçerdi günler.

Kendi kendine söylediği maniler (en çok da Anıl’a söylerdi), her daim cebinde taşıdığı kaynana şekerleri, her akşam namazdan geldiğinde bir fincan çayın yanına konan bisküvileri çayına batırarak yemesi, bol bol bize dua etmesi, her şeye gülümseyen bir ifade ile olumlu yaklaşması, hiç bir şeyden şikayet etmemesi...

Yonca’ya sonsuz teşekkürler, böyle güzel bir fikri tasarlayıp hayata geçirdiği ve bize sunduğu için

Ayşen

Anlatılamıyor bazı şeyler ...

kelimeler yetersiz elimdekilere bakarken ...

Yaşamak lazım sıkıntısı ve güzellikleriyle o anki duyguları. Anılar var anlarda...

Mekanı ve zamanı kaldırıp da yeniden yaşayınca o anları bazen bir gülümseme kaplıyor yüzümü veya bazen bir hüzün kaplıyor yüreğimi.

Ben nasıl anlatabilirim ki şimdi size "len lambayı niye söndürdün" ün altında yatan gizemi ...

İçimden biranda dökülenleri paylaştım seninle teşekkür etmek isterken.

Teşekkürler ....

Bana tekrar onun kokusunu duymamı sağladığın için .

Teşekkürler...Dışımızda , HİÇBİR şeyin varolduğunu hatırlattığın için.

(çekmeceleri karıştırıp geçmişimdeki anılarla yüzleştiğimde ve elime o taşıdığı defteri alıp da kokladığımda yazmıştım bu yazıyı...)

Havva Teyzem

Sevgili Yonca,

Yazıma seni kutlayarak ve teşekkür ederek başlamak istiyorum.

Annem, babam, ben, sizler ve çocukluğumuz nasıl kağıda dökülür bilemiyorum ama çok şey de yazmak istiyorum.

Rize çocukluğum ve öğrenciliğim; İstanbul gençliğim ve çalışma hayatım. Şimdiyse yaşadığım Gelibolu öyle ki, tarihin ve geçmişinin çok yorduğu bir ilçe. Belli ki benim gibi onu da yaşadıkları çok yormuş. -ortak yanımız da bu sanıyorum-

İşte kader böyle bir şey olsa gerek...

İnsanoğlu düşünemediğini yaşayabiliyor. Annem ve babamla burayı da paylaşmayı çok isterdim...

Herkes için annesi, babası değerlidir. -benim için de öyle-

Babam için hiç kötü yoktu herkes iyiydi. "Sana taş atana sen ekmek at" felsefesiydi.

Annem ise onurundna ve dürüstlüğünden ödün vermez, her zaman doğrucuydu.

Ne yazık ki bu yaşama vebazılarına tersti.

Artık yüreğimde yaşatabildiğim canım annemden ve babamdan aldıklarımdan memnunum. Onlarla hrp gurur duyuyorum ve çok da özlüyorum.

Babam için bütün torunlarını çok değerliydi. Hiç birini ayıramazdı. Annem içinse belirlileri vardı. Açıkça da söylerdi ve hep öyle oldu.

Sevgili Yonca sana yardımcı olanları da kutluyorum. Babama ait eşyaları görmek hem çok güzel hem de çok hüzünlü...

Yılların ne kadar çabuk geçtiğini ve neleri de alıp götürdüğünü bir kez daha anlıyorum.

Bu güzel düşünceleriniz ve yazılarınız için sana ve tüm yeğenlerime de teşekkür ediyorum.

Burada hassas, duygulu, hiç kimseyi kırmak istemeyen hep yüreği sevgi dolu olan almaktan çok vermeyi yeğleyen Yeşim'e bir kaç söylemeden geçemiyorum.

Sevgili Yeşim;

çok iyisin, ne yazık ki hayat ve insanlar senin gibileri çok eziyor ve tüketiyor. Zaman geçmeden, kendin tükenmeden, hiç bir şeye ve hiç kimseye üzülme. Hep güçlü ol bu da senin felsefen olsun.

Canım Yonca'm,

Bir zamanlar bana çocuksu duygularınla bir şiir yazmıştın. Şiirinde beni ne güzel tanımlamışsın...

İşte ben hep öyleyim.

Hayat ve yaşadıkları insanı yıpratıyor ama pişiriyor da. Herşeyin ve herkesin bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Dilerim ki sonlar hep iyi olsun.

Canım bir gün dört yapraklı uğur yoncanı bulursun inşallah.

Hep mutlu olursun, sevgi yüreğinden hiç eksik olmasın, dilerim ki hep sever ve sevilirsiniz. İleride yazacağınız hep güzel anılarınız olsun.

Unutmayın ki "gençler ümitleriyle yaşlılar anılarıyla yaşarmış"

Havva Karaduman

Ayla Ablam

Ayla Ablam; yazıyı yayınladığım gün yani 21 Mayıs akşam üzeri aradı beni ağlamaklı bir sesle. Okuduklarından çok etkilenmişti, dedemizi ne kadar özlediğimiz sevdiğimiz duygularına tercüman olduğum için teşekkür ediyordu. Dedem öldüğünde hissettiği çok özel bir duyguyu paylaştı benimle. Dedem rahatsızlıkları olduğu dönemde çok sık ve uzun süreli olarak onlarda kaldığı için aralarında ki bağ da çok özeldi.

"Dedemin cenazesi Rize'de toprağa verilirken üzerine toprak atılmaya başlandığında; herkese engel olup onu oradan almak çıkarmak istedim. İçimin nasıl yandığını anlatamam. 3-4 sene sonra annem öldüğünde de çok üzüldüm ama içim ona olduğu gibi yanmadı. O bambaşkaydı."

Teşekkür

Bu sayfaların hazırlanmasında bana destek verenlere teşekkür etmek istiyorum.

En eskinin tanığı, anlattıklarıyla pek çok konuya ışık tutan Yasime Teyzem, (şu günlerde kemoterapi görmesine rağmen büyük bir özveriyle bana vakit ayırdı)

Zengin fotoğraf albümünü benimle paylaşan ve istediğim resimleri almama izin veren Ümmühan Teyzem'e

Fotoğrafların bilgisayar ortamına aktarılması için yardımcı olan Arif Abim ve eşi Belgin'e


Hiç görmediğim fotoğrafları ve dedemden kalan hatıraları paylaşan Aynur ablam, Ayla ablam ve Ayşen ablama

Ve zamanlı zamansız sürekli sorularıma uzun uzun yanıtlar veren sevgili anneme